Altı ay önce ABD Başkanı Donald Trump, İran'a karşı en fazla altı hafta süreceği öngörülen bir askeri operasyon duyurmuştu. Bu operasyonun başlangıcı oldukça sansasyoneldi; İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ve ailesi ile birlikte İran Silahlı Kuvvetleri ve istihbarat servislerinin üst düzey sorumlularından bazılarının ortadan kaldırılmasıyla dikkat çekmişti. Bu çarpıcı başlangıç, Trump'ın altı haftalık sürenin bile dolmasına gerek kalmayacağını, her şeyin daha erken biteceğini tahmin etmesine yol açmıştı. Ancak aradan geçen altı ayın ardından, Washington için tablo oldukça iç karartıcı bir hal almış durumda. Savaş sadece sona ermekle kalmamış, aynı zamanda büyük boyutlu bir baş ağrısına, diplomatik, askeri ve ekonomik bir labirente dönüşmüş; bu durumdan aşağılayıcı bir yenilgiyi kabullenmek dışında herhangi bir çıkış yolu görünmemektedir.
Başlangıçtaki "hızlı zafer" beklentileri, gerçekliğin acımasız yüzüyle çarpışarak yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştır. Trump yönetiminin, İran'ın direniş kapasitesini ve bölgesel etkisini hafife aldığı, hatta tamamen yanlış değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Operasyonun ilk aşamasındaki hedeflerin vurulması, kısa vadeli bir başarı gibi görünse de, İran'ın derin devlet yapısı ve asimetrik savaş stratejileri karşısında ABD'yi beklenmedik bir çıkmaza sürüklemiştir. Bu durum, sadece askeri bir başarısızlık değil, aynı zamanda uluslararası arenada ABD'nin prestijine ve caydırıcılık gücüne de ciddi bir darbe vurmuştur.
Washington'ın karşı karşıya kaldığı bu "yenilgi", sadece askeri kayıplarla sınırlı değildir. Ekonomik olarak, savaşın maliyeti ABD bütçesi üzerinde devasa bir yük oluşturmuş, küresel enerji piyasalarını altüst etmiş ve enflasyonu tetiklemiştir. Diplomatik cephede ise ABD, müttefiklerinden destek bulmakta zorlanmış, hatta bazı geleneksel ortaklarının dahi bu maceradan uzak durduğunu görmüştür. Bu durum, ABD'nin küresel liderlik rolünü sorgulatırken, İran'ın bölgesel nüfuzunu pekiştirmesine zemin hazırlamıştır. Savaşın uzaması, ABD'nin iç politikasında da ciddi çalkantılara yol açmış, kamuoyu desteğini erozyona uğratmıştır.
Bölgesel Gerilimlerin Kökenleri ve ABD-İran İlişkileri
Bu varsayımsal senaryonun arka planında, ABD ile İran arasındaki gerçek dünya gerilimlerinin derin kökleri yatmaktadır. 1979 İran İslam Devrimi'nden bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler, rehine krizi, İran-Irak Savaşı'nda ABD'nin Irak'ı desteklemesi, İran'ın nükleer programı ve bölgesel vekil güçler aracılığıyla yürütülen vekalet savaşları gibi olaylarla sürekli olarak gergin seyretmiştir. Özellikle 2000'li yılların başından itibaren, George W. Bush yönetiminin İran'ı "Şer Ekseni"nin bir parçası olarak tanımlaması ve Donald Trump'ın 2018'de nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı çekilerek İran'a yönelik "azami baskı" kampanyası başlatması, gerilimi tırmandıran önemli adımlar olmuştur.
İran'ın askeri doktrini, doğrudan bir çatışmada ABD gibi bir süper güce karşı koyamayacağının bilinciyle, asimetrik savaş ve caydırıcılık üzerine kuruludur. Bu strateji, geniş bir balistik füze programı, Basra Körfezi'ndeki deniz geçiş yollarını tehdit edebilecek küçük gemi filoları, siber savaş yetenekleri ve en önemlisi, Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki çeşitli milis grupları gibi bölgesel vekil güçlerden oluşan geniş bir ağa dayanmaktadır. Bu ağ, İran'a doğrudan bir saldırı durumunda ABD ve müttefiklerine karşı geniş bir coğrafyada misilleme yapma yeteneği kazandırmaktadır. Dolayısıyla, İran'a karşı "hızlı bir zafer" beklentisi, bu karmaşık jeopolitik gerçekliği göz ardı etmek anlamına gelmektedir.
Böyle bir çatışmanın küresel etkileri de göz ardı edilemez. Ortadoğu, dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmına ev sahipliği yapmakta olup, Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş noktaları küresel petrol ticaretinin can damarıdır. Bir ABD-İran savaşı, petrol fiyatlarını fırlatacak, küresel ekonomiyi derinden sarsacak ve bölgesel istikrarsızlığı doruk noktasına çıkaracaktır. Bu durum, Avrupa ülkeleri (İspanya dahil) için enerji güvenliği sorunları yaratırken, Türkiye gibi bölge ülkeleri için de güvenlik risklerini ve potansiyel mülteci akınlarını tetikleyecektir. İspanya ve Türkiye'nin her ikisi de Ortadoğu'daki istikrara ve enerji piyasalarının düzenli işleyişine büyük önem vermektedir; dolayısıyla böyle bir çatışma her iki ülkenin de ulusal çıkarlarını doğrudan etkileyecektir.
Varsayımsal Bir Fiyaskonun Küresel Yankıları
Eğer bu varsayımsal "Trump'ın İran'daki enkazı" gerçeğe dönüşseydi, bunun ABD dış politikası, küresel güç dengeleri ve Ortadoğu'nun geleceği üzerinde yıkıcı uzun vadeli sonuçları olurdu. ABD'nin küresel güvenilirliği ciddi şekilde sarsılır, rakipleri cesaretlenir ve tek kutuplu dünya düzeni sorgulanır hale gelirdi. Bu durum, Çin ve Rusya gibi güçlerin uluslararası arenadaki etkisini artırırken, ABD'nin uluslararası liderlik rolünü zayıflatırdı. Bölgesel aktörler de kendi güvenliklerini sağlama konusunda daha bağımsız hareket etme eğilimine girerek, Ortadoğu'da yeni ve öngörülemez ittifaklar oluşmasına yol açabilirdi.
Sonuç olarak, bu varsayımsal senaryo, karmaşık jeopolitik rakipleri hafife almanın ve net bir çıkış stratejisi olmaksızın askeri müdahalelere girişmenin ne denli tehlikeli olabileceğine dair çarpıcı bir uyarı niteliğindedir. Kaynak metnin de belirttiği gibi, başlangıçtaki "hızlı zafer" vaatleri, altı ay içinde "aşağılayıcı bir yenilgiyi kabullenmek"ten başka bir çıkış yolu görünmeyen bir labirente dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası ilişkilerde güç kullanımının sadece askeri kapasiteyle değil, aynı zamanda derinlemesine stratejik analiz, diplomatik beceri ve kültürel anlayışla desteklenmesi gerektiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.



