Ortadoğu'da uzun süredir bir hayalet gibi dolaşan, bölgeyi topyekûn bir çatışmaya sürükleme potansiyeli taşıyan savaş senaryosu, son gelişmelerle birlikte endişe verici bir gerçekliğe dönüşüyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2003 yılında Irak'ı işgaliyle başlayan süreç, bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirerek, İran'ı ABD hegemonyasına meydan okuyabilecek yegane bölgesel güç konumuna yükseltti. Tahran'ın bölge genelinde bir milis ağıyla bağlarını güçlendirmesi ve bu grupları silahlandırması, "direniş ekseni" olarak adlandırılan İran destekli yapılar ile ABD ve müttefikleri arasında topyekûn bir savaşın hayaletini ortaya çıkarmıştı. Beyrut'tan Abu Dabi'ye kadar tüm bölge başkentlerinde dehşetle beklenen bu senaryo, artık kapıda. Bölgedeki aktörler, mevcut çatışmanın kendilerini nasıl etkileyeceğinin hesaplarını yaparken, İran'ın mevcut zayıflığının çatışmanın kapsamını ve vereceği zararı sınırlayacağı umudunu taşıyor.
İran'ın bölgesel nüfuzunun artışı, özellikle Irak işgalinin ardından ortaya çıkan güç boşluğunu doldurmasıyla hız kazandı. İşgal sonrası Irak'ta Şii ağırlıklı hükümetlerin kurulması, İran'a komşusu üzerinde önemli bir etki alanı sağladı. Bu durum, Tahran'ın Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler, Gazze'deki Hamas ve Suriye ile Irak'taki çeşitli Şii milis gruplarıyla "Direniş Ekseni" adı altında bir ittifak ağı kurmasının önünü açtı. Bu eksen, İsrail'e ve ABD'nin bölgedeki çıkarlarına karşı bir denge unsuru olarak konumlandırıldı ve İran'ın stratejik derinliğini artırdı. İran, bu vekil güçler aracılığıyla bölgedeki nüfuzunu doğrudan bir askeri müdahaleye gerek kalmadan genişletme kapasitesi elde etti.
Yıllardır süregelen "gölge savaş" stratejisi, son dönemde İsrail-Hamas çatışmasının tetiklediği gerilimlerle açık bir çatışma riskine dönüştü. Gazze'deki savaş, Hizbullah'ın İsrail sınırında artan saldırılarına, Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik eylemlerine ve Irak ile Suriye'deki İran destekli milislerin ABD üslerine saldırılarına zemin hazırladı. Bu eylemler, bölgedeki gerilimi tırmandırarak, İran ile ABD/İsrail arasında doğrudan bir çatışma olasılığını daha da güçlendirdi. Özellikle ABD askerlerinin hedef alınması ve misilleme operasyonları, tansiyonu yükselten ve bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek adımlar olarak değerlendirilmektedir.
Ortadoğu'daki Güç Boşluğu ve Tarihsel Arka Plan
Ortadoğu, tarih boyunca büyük güçlerin rekabet alanı olmuş, stratejik konumu ve zengin enerji kaynakları nedeniyle sürekli ilgi odağı haline gelmiştir. ABD'nin 2003'teki Irak işgali, sadece Saddam Hüseyin rejimini devirmekle kalmamış, aynı zamanda bölgedeki mevcut güç dengesini altüst ederek derin bir güç boşluğu yaratmıştır. Bu boşluk, İran'ın bölgedeki etkisini artırması için uygun bir zemin sunmuş, Tahran, özellikle Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde siyasi ve askeri nüfuzunu pekiştirmiştir. Bu durum, uzun yıllardır süregelen İran-Suudi Arabistan rekabetini daha da kızıştırmış, bölgedeki Sünni ve Şii eksenli ayrışmayı derinleştirmiştir. Körfez ülkeleri, İran'ın bu yükselişinden duydukları endişeyi sık sık dile getirmekte ve ABD'den daha güçlü bir bölgesel güvenlik şemsiyesi talep etmektedirler.
İran'ın "Direniş Ekseni" stratejisi, İsrail'in güvenliğine yönelik kalıcı bir tehdit algısı yaratırken, aynı zamanda bölgesel istikrarı da derinden sarsmaktadır. Bu vekil güçlerin varlığı, herhangi bir bölgesel çatışmanın hızla yayılmasına ve kontrol dışına çıkmasına neden olabilecek bir domino etkisi potansiyeli taşımaktadır. Ekonomik yaptırımlar ve iç siyasi sorunlar nedeniyle bir miktar zayıflık gösterse de, İran'ın bölgesel hedeflerinden vazgeçmediği ve nükleer programının da bu denklemin önemli bir parçası olduğu gözlemlenmektedir. Tahran, mevcut kriz ortamını, bölgesel konumunu daha da sağlamlaştırmak ve ABD'nin bölgedeki varlığını sorgulatmak için bir fırsat olarak görmektedir.
Küresel ve Bölgesel Etkiler: Türkiye ve İspanya Perspektifi
Ortadoğu'daki bu tırmanan gerilim, sadece bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi ve uluslararası siyaseti de derinden etkileme potansiyeli taşımaktadır. Özellikle petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki dalgalanmalar, küresel enerji piyasalarını doğrudan etkileyerek Avrupa ülkeleri, dolayısıyla İspanya ve Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için ciddi ekonomik riskler oluşturmaktadır. Kızıldeniz'deki seyrüsefer güvenliğinin tehlikeye girmesi, küresel tedarik zincirlerini aksatarak dünya ticaretine olumsuz yansımaktadır. Bu durum, Türkiye'nin ve İspanya'nın da dahil olduğu birçok ülkenin ekonomik büyüme beklentilerini aşağı çekebilir.
Bölgesel bir çatışmanın en dramatik sonuçlarından biri de potansiyel yeni göç dalgalarıdır. Türkiye, halihazırda milyonlarca mülteciye ev sahipliği yaparken, İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri de Akdeniz üzerinden düzensiz göçle mücadele etmektedir. Ortadoğu'daki istikrarsızlığın artması, bu göç akınlarını daha da şiddetlendirebilir ve hem Türkiye hem de Avrupa Birliği (AB) için yeni insani ve güvenlik krizlerine yol açabilir. Türkiye, bölgedeki komşusu olarak, bu gerilimin azaltılması ve diplomatik çözümler bulunması konusunda aktif bir rol oynamaya çalışmaktadır. İspanya ve AB de, enerji güvenliği, ticaret yollarının korunması ve bölgesel istikrarın sağlanması adına diplomatik çabaları desteklemektedir. Ancak, mevcut tablo, diplomatik çözümlerin ne kadar zorlu olacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Geleceğe yönelik senaryolar, ya mevcut gerilimin kontrollü bir vekil savaşı şeklinde devam etmesi ya da topyekûn bir bölgesel çatışmaya dönüşmesi arasında salınmaktadır. Uluslararası toplum, özellikle ABD ve AB, gerilimi düşürmek ve diplomatik kanalları açık tutmak için yoğun çaba sarf etmek zorundadır. Ancak, bölgedeki aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda attığı adımlar ve yanlış hesaplamalar, durumu daha da karmaşık hale getirebilir. Ortadoğu'da korkulan savaşın kapıya dayanması, tüm dünyanın dikkatini bu hassas coğrafyaya çevirmiş durumda. Bölgenin geleceği, atılacak adımların ve diplomatik çabaların başarısına bağlı olacak.



