Son dönemde doğa yazını alanında öne çıkan İngiliz yazar Robert MacFarlane, "Sonsuza Dek Canlı mı Nehirler?" (Are Rivers Alive?) başlıklı kitabıyla dünya genelinde önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Yazar, bu eserinde ve diğer çevreci aktivistlerle birlikte yürüttüğü çalışmalarda, doğanın unsurlarına tıpkı insanlar gibi canlı varlıklar muamelesi yapılması olasılığını araştırıyor. Bu yaklaşım, hukuki, etik ve felsefi düzlemlerde sonsuz yeni sorular ve olasılıklar alanı açıyor: Doğaya karşı tutumumuz nasıl olmalı? Nehirlerin, dağların, ormanların hakları ve yükümlülükleri var mı? Tıpkı hassas insan gruplarını koruduğumuz gibi, onları da yasalarla koruyabilir miyiz? Neticede nehirlerin de bir doğuşu, bir yaşam döngüsü ve bir ölümü var; üstelik türümüzden çok daha önce, binlerce yıldır bu gezegende varlıklarını sürdürüyorlar.
MacFarlane'ın ortaya attığı bu düşünce, sadece edebi bir metafor olmanın ötesine geçerek, küresel çapta bir "doğanın hakları" hareketinin temelini oluşturuyor. Bu hareket, insan merkezli (antroposentrik) bakış açısından uzaklaşarak, doğayı sadece kaynak sağlayan bir nesne olarak görmek yerine, kendi içsel değeri olan, yaşamsal bir özne olarak kabul etmeyi amaçlıyor. Bu paradigma değişimi, nehirlerin kirletilmesine, ormanların yok edilmesine ve biyoçeşitliliğin azalmasına yol açan mevcut hukuki çerçevelerin yetersiz kaldığı inancından besleniyor. Eğer nehirler hukuken "kişi" veya "tüzel kişilik" olarak tanınırsa, kendi adlarına dava açma, zararlarını talep etme ve korunma hakkına sahip olabilirler.
Nehirlerin Hukuki Kişiliği: Küresel Örnekler ve Tartışmalar
Doğanın hakları kavramı, son yıllarda dünya genelinde somut hukuki adımlarla desteklenmeye başlandı. Bu alandaki en bilinen örneklerden biri, 2017 yılında Yeni Zelanda'da kabul edilen "Te Awa Tupua Yasası" ile Whanganui Nehri'ne (Maori dilinde Te Awa Tupua) tüzel kişilik statüsü verilmesidir. Bu yasa, nehrin "ayrılmaz ve yaşayan bir bütün" olduğunu kabul ederek, ona kendi adına yasal işlem yapma hakkı tanımıştır. Nehrin haklarını temsil etmek üzere, yerel Maori halkının (Iwi) ve Yeni Zelanda hükümetinin atadığı temsilcilerden oluşan bir kurul görevlendirilmiştir. Bu tarihi karar, nehrin sadece su ve toprak kütlesi olmanın ötesinde, kültürel, ruhani ve ekolojik bir varlık olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Benzer şekilde, Ekvador, 2008 anayasasında doğaya (Pachamama) haklar tanıyan ilk ülke olmuştur. Bu anayasa maddeleri, doğanın var olma, kendini idame ettirme ve yenilenme hakkına sahip olduğunu belirtir. Kolombiya'da ise, 2016 yılında Anayasa Mahkemesi, Atrato Nehri'ne ve çevresindeki ekosisteme "hakları olan bir varlık" statüsü tanımıştır. Bu kararlar, geleneksel çevresel düzenlemelerin genellikle sadece insanlara verilen zararları telafi etmeye odaklanması nedeniyle, doğanın kendi başına bir özne olarak korunmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu hukuki yenilikler, nehirlerin sadece doğal bir kaynak değil, aynı zamanda korunması gereken hassas ve yaşamsal birer varlık olduğu fikrini pekiştiriyor.
Doğanın Hakları Hareketi ve Türkiye/İspanya Bağlamı
Doğanın hakları hareketi, dünyanın dört bir yanında tartışılmaya devam ediyor ve geleneksel hukuki yaklaşımlara meydan okuyor. İspanya'da da bu yönde adımlar atılmaya başlanmıştır. Örneğin, 2022 yılında Mar Menor (Küçük Deniz) lagününe, İspanya'da ilk kez bir ekosisteme tüzel kişilik statüsü tanınmıştır. Bu karar, özellikle aşırı kirlilik ve ekolojik çöküş riskiyle karşı karşıya olan bu önemli sulak alanın korunması için alınmıştır. Bu gelişme, İspanya'da nehirler ve diğer doğal varlıklar için de benzer hukuki düzenlemelerin önünü açabilir. Türkiye'de ise çevre mevzuatı genellikle insan sağlığı ve refahı üzerindeki etkiler üzerinden doğayı korumayı hedefler. Ancak, "doğanın kendi içsel hakları" kavramı henüz hukuki sistemimize tam olarak entegre edilmiş değildir. Akarsular, göller ve ormanlar yasal olarak korunsa da, bu koruma genellikle devletin veya vatandaşların mülkiyet ve kullanım hakları çerçevesinde değerlendirilir. Küresel ölçekteki bu hareketin, Türkiye'deki çevre hukuku tartışmalarını da etkilemesi ve doğaya yönelik bakış açımızı dönüştürmesi potansiyeli bulunmaktadır.
Robert MacFarlane'ın sorusu, "Nehirler canlı mı?" aslında çok daha derin bir felsefi sorgulamayı tetikliyor: İnsanlık olarak doğayla ilişkimizi nasıl tanımlamalıyız? Onu sadece tüketilebilir bir kaynak olarak mı görmeliyiz, yoksa karşılıklı saygı ve birliktelik temelinde bir yaşam ortağı olarak mı? Nehirlerin ve diğer doğal varlıkların hukuki kişilik kazanması, bu ilişkinin yeniden tanımlanması yolunda atılmış önemli bir adımdır. Bu yaklaşım, sadece çevresel yıkımı durdurmakla kalmayıp, aynı zamanda insanlığın doğayla daha uyumlu ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmesine olanak sağlayabilir. Elbette, bu tür hukuki düzenlemelerin uygulanması ve temsil mekanizmalarının oluşturulması gibi pratik zorluklar mevcuttur. Ancak, gezegenimizin karşı karşıya olduğu iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybı gibi acil sorunlar karşısında, bu tür radikal ve yenilikçi yaklaşımlar, umut vadeden çözümler sunmaktadır.



