Fas kökenli İspanyol yazar Laila Karrouch, yeni romanı "Jura'm que tornaràs" (Yemin Et Geri Döneceksin) ile edebiyat dünyasında ve toplumsal tartışmalarda önemli bir yer edindi. Nador, Fas doğumlu (1977) ve İspanya'da yaşayan Karrouch, Katalanca kaleme aldığı bu eserde, 1980'li ve 90'lı yılların Rif bölgesinde iki kadın arasındaki aşkı konu alarak, Müslüman dünyasında tabu kabul edilen eşcinsellik konusunu cesurca ele alıyor. Yazar, çocukluğundan itibaren kendisine öğretilen ve bugünkü yaşamıyla çelişen birçok şeyi "yeniden öğrenme" sürecinden geçtiğini belirtirken, bu kişisel yolculuğun romanına da yansıdığını ifade ediyor. Karrouch, "Bana saldırıp 'Sen nasıl Müslüman bir kadın olarak bu konulardan bahsedebilirsin?' diyebileceklerini biliyorum" sözleriyle karşılaşabileceği tepkileri dile getiriyor.
Karrouch'un romanı, sadece bir aşk hikayesi anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kimlik, aidiyet ve toplumsal yargılar üzerine derin bir sorgulama sunuyor. Yazar, hayatı boyunca sürekli olarak insanları yargıladığı için af dilediğini ve yıllardır kendisine yapıştırılan etiketlerden kurtulmaya çalıştığını vurguluyor. Bu içsel hesaplaşma, onun başkalarına etiket yapıştırmanın haksızlık olduğu yönündeki inancını pekiştirmiş. "Jura'm que tornaràs" adlı eseri, Karrouch'un kendi deneyimlerinden süzülen bu felsefeyi, Fas'ın geleneksel Rif bölgesinin muhafazakar atmosferinde yeşeren yasak bir aşk hikayesiyle birleştiriyor. Romanın, özellikle Müslüman toplumlarda eşcinselliğin, hele ki kadınlar arasında eşcinselliğin, ne kadar büyük bir tabu olduğunu göz önüne alarak, bu konuyu açıkça işlemesi büyük bir cesaret örneği teşkil ediyor.
Yazar, romanında ele aldığı temayı savunurken, "Müslüman dünyasında kadınlar arasındaki eşcinsellik bir tabudur, bundan bahsedilmez. Ancak farklı aşk her zaman var olmuştur ve var olacaktır. Bunu inkar etmek saçmalıktır" ifadelerini kullanıyor. Bu sözler, Karrouch'un sadece bir hikaye anlatıcısı değil, aynı zamanda toplumsal normlara meydan okuyan bir aktivist duruş sergilediğini de gösteriyor. Roman, okuyucuları, aşkın ve insan ilişkilerinin karmaşıklığını, kültürel ve dini engellere rağmen nasıl var olabildiğini düşünmeye davet ediyor. Bu bağlamda, Karrouch'un eseri, İspanya'daki göçmen toplulukları içinde hem kendi kültürel miraslarını koruma hem de yaşadıkları Avrupa toplumunun değerleriyle bütünleşme çabalarını da yansıtan bir ayna görevi görüyor.
Toplumsal Normlara Meydan Okuyan Bir Eser
Laila Karrouch'un romanı, Batı Avrupa'da yaşayan göçmen kökenli yazarların, kendi kültürel arka planları ile modern yaşamın getirdiği değerler arasındaki gerilimi nasıl ele aldıklarının çarpıcı bir örneğidir. Fas'ın Rif bölgesi, tarihi ve kültürel olarak kendine özgü, genellikle muhafazakar değerlere sahip bir bölge olarak bilinir. Romanın bu coğrafyada geçmesi, anlatılan aşk hikayesinin toplumsal baskı ve yargılarla ne denli iç içe olduğunu daha da belirginleştirir. Karrouch'un "yeniden öğrenme" süreci, aslında İspanya gibi liberal bir toplumda yaşarken, Fas'tan getirdiği kültürel ve dini değerleri sorgulama ve adapte etme çabasıdır. Bu süreç, birçok göçmen bireyin deneyimlediği bir kimlik arayışını temsil eder ve bu roman, bu arayışın edebiyata nasıl dönüştürülebileceğini gösterir.
Müslüman toplumlarda eşcinsellik, genellikle dini metinlerin yorumlanmasıyla ilişkilendirilen güçlü bir tabudur ve çoğu ülkede yasal olarak suç sayılmaktadır. Örneğin, Fas'ta eşcinsel eylemler yasa dışıdır ve hapis cezası ile sonuçlanabilir. Bu durum, Karrouch'un romanının sadece edebi değil, aynı zamanda politik ve sosyal bir beyan niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır. Kitap, bu türden yasakların ve toplumsal dışlamaların insan ruhunda yarattığı acıyı ve direnişi gözler önüne sererken, aynı zamanda aşkın evrenselliğini ve bireysel özgürlüğün önemini vurguluyor. Bu tür eserler, kapalı kapılar ardında yaşanan gerçekleri gün yüzüne çıkararak, daha geniş bir diyalog ve anlayış ortamı yaratmaya katkıda bulunur.
Etki ve Türkiye Bağlantısı
Laila Karrouch'un "Jura'm que tornaràs" adlı romanı, İspanya ve Avrupa'da geniş yankı uyandırması muhtemeldir. Bir yandan, toplumsal tabuları yıkmaya çalışan cesur bir yazar olarak takdir toplayacakken, diğer yandan muhafazakar çevrelerden sert eleştirilerle karşılaşması kaçınılmazdır. Ancak bu tür tartışmalar, toplumların kendi değerlerini ve inançlarını sorgulaması, farklılıklara karşı hoşgörü geliştirmesi açısından kritik öneme sahiptir. Roman, özellikle göçmen kökenli genç nesillerin, hem kültürel miraslarını onurlandırırken hem de çağdaş toplumun sunduğu özgürlüklerle nasıl bir denge kurabilecekleri konusunda ilham verici bir örnek sunabilir.
Türkiye'de de benzer tartışmaların ve zorlukların yaşandığı göz önüne alındığında, Karrouch'un romanı önemli bir paralellik taşımaktadır. Türkiye'de de LGBTİ+ hakları ve eşcinsellik konusu, zaman zaman siyasi ve toplumsal gerilimlere yol açan hassas bir alandır. Edebiyat ve sanatın, bu tür konularda farkındalık yaratma ve empati geliştirme potansiyeli büyüktür. Karrouch'un eseri, Türkiye'deki okuyucular için de benzer kültürel ve dini baskılar altında var olmaya çalışan bireylerin hikayelerini anlama ve bu konularda daha açık bir diyalog geliştirme fırsatı sunabilir. Aşkın ve kimliğin evrensel arayışı, coğrafi ve kültürel sınırları aşan bir tema olarak, her toplumda yankı bulmaya devam edecektir.



