Akdeniz, düzensiz göçmenler için bir kez daha ölümcül bir rota olmaya devam ederken, sivil toplum kuruluşları (STK) insani krizin boyutlarına dikkat çekiyor. Geçtiğimiz hafta, İspanya merkezli insani yardım kuruluşu Open Arms, sadece dört gün içinde Akdeniz'in ortasında 374 kişiyi kurtararak zorlu bir operasyona imza attı. Bu kurtarma operasyonu, Avrupa Birliği (AB) ile İtalya Başbakanı Giorgia Meloni arasındaki göç anlaşmalarının, göç rotalarını Orta Akdeniz'den İspanya'nın Kanarya Adaları'na kaydırdığına dair endişeleri yeniden gündeme taşıdı.
Open Arms'ın 111. misyonu olarak kayıtlara geçen bu operasyon, kurtarılanlar arasında çok sayıda aile ve çocuk bulunmasıyla trajedinin boyutlarını gözler önüne serdi. Kuruluşun İtalya Sözcüsü Valentina Brinis, kurtarılanlar arasında bir aylık ve on iki haftalık iki bebeğin de bulunduğunu belirterek, durumun vahametini vurguladı. Bu, Open Arms'ın bu yılki ikinci Akdeniz misyonuydu; Ocak ayında gerçekleştirilen ilk operasyonda ise 9 kişi kurtarılmış, ancak geminin 20 gün boyunca demirli kalması ve seyir izni alamaması gibi bürokratik engellerle karşılaşılmıştı. Bu tür engeller, STK'ların hayat kurtarma çabalarını ciddi şekilde sekteye uğratıyor ve Akdeniz'deki insani dramı daha da derinleştiriyor.
Akdeniz'deki bu kurtarma operasyonları, AB'nin göç politikalarının ve üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmaların beklenmedik sonuçlarını ortaya koyuyor. Özellikle İtalya Başbakanı Meloni'nin öncülüğünde, AB'nin Kuzey Afrika ülkeleriyle (özellikle Tunus ile) yaptığı anlaşmalar, Orta Akdeniz rotasını "daha az cazip" hale getirme amacı taşıyordu. Ancak bu anlaşmaların bir sonucu olarak, göçmen akışının Atlantik üzerinden İspanya'nın Kanarya Adaları'na doğru kaydığı gözlemleniyor. Bu durum, göçmenlerin daha uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmak zorunda kalmasına neden oluyor, zira Atlantik rotası, Akdeniz'e kıyasla çok daha çetin deniz koşullarına sahip.
AB'nin Göç Politikaları ve Değişen Rotalar
Avrupa Birliği, son yıllarda düzensiz göçle mücadele etmek amacıyla çeşitli stratejiler geliştiriyor. Bu stratejilerin başında, göçmenlerin Avrupa kıtasına ulaşmasını engellemek için menşe ve transit ülkelerle işbirliği yapmak geliyor. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin çabalarıyla Tunus ile yapılan anlaşma, bu yaklaşımın en somut örneklerinden biriydi. Anlaşma, Tunus'un sınır kontrollerini sıkılaştırması ve düzensiz göçmenleri geri kabul etmesi karşılığında AB'den mali yardım almasını öngörüyordu. Ancak insan hakları örgütleri, bu tür anlaşmaların göçmenleri daha tehlikeli rotalara ittiğini ve temel insan haklarını ihlal ettiğini savunuyor.
Nitekim, AB'nin Orta Akdeniz'deki göç akışını azaltma çabaları, Kanarya Adaları rotasında dramatik bir artışa yol açtı. İspanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2023 yılında Kanarya Adaları'na deniz yoluyla ulaşan düzensiz göçmen sayısı rekor seviyelere ulaşarak 39.910'u aştı. Bu rakam, bir önceki yıla göre %150'den fazla bir artışı temsil ediyor ve 2006'daki göç krizini bile geride bırakıyor. Bu artışın temel nedenlerinden biri, Orta Akdeniz'deki baskının artmasıyla birlikte göçmenlerin alternatif ve maalesef daha riskli rotalara yönelmesidir. Atlantik rotası, Sahra Altı Afrika'dan gelen göçmenler için daha uzun mesafeler, güçlü okyanus akıntıları ve daha az kurtarma kapasitesi anlamına geliyor.
İnsani Krizin Boyutları ve Türkiye ile Benzerlikler
Kanarya Adaları'na yönelik artan göçmen akışı, adaların altyapısı ve insani yardım kapasitesi üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. İspanya hükümeti, adaların göçmenleri barındırma ve temel hizmetleri sağlama konusunda zorlandığını kabul ediyor. STK'lar, AB'nin göç politikalarını "dışsallaştırma" olarak eleştiriyor; yani sorumluluğu üçüncü ülkelere yükleyerek kendi sınırlarında insani krizleri önlemeye çalışmak. Ancak bu durum, göçmenlerin daha savunmasız hale gelmesine ve insan kaçakçılığı şebekelerinin eline düşmesine zemin hazırlıyor.
Bu durum, Türkiye'nin de uzun yıllardır yaşadığı göçmen kriziyle benzerlikler taşıyor. Türkiye, 2016 yılında AB ile imzaladığı göç anlaşmasıyla, Ege Denizi üzerinden Avrupa'ya geçişleri kontrol altına alma sorumluluğunu üstlenmişti. Bu anlaşma da benzer şekilde eleştirilmiş, AB'nin göç sorununu Türkiye'ye havale ettiği ve insan hakları ihlallerine göz yumduğu iddiaları ortaya atılmıştı. Her iki durumda da, AB'nin amacı düzensiz göçü azaltmak olsa da, uygulanan politikaların göçmenlerin yaşamlarını daha da tehlikeye attığı ve insani krizleri farklı coğrafyalara taşıdığı görülüyor. Uzmanlar, göç krizinin temel nedenlerine (yoksulluk, savaş, iklim değişikliği) odaklanmayan ve sadece sınır kontrolüne dayalı politikaların uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.
Sonuç olarak, Open Arms'ın Akdeniz'deki son kurtarma operasyonu ve Kanarya Adaları'na yönelik artan göçmen akışı, AB'nin mevcut göç politikalarının insani maliyetini bir kez daha gözler önüne seriyor. İtalya Başbakanı Meloni ile yapılan anlaşmaların göç rotalarını değiştirmesi, yeni ve daha tehlikeli yolculuklara yol açarken, sivil toplum kuruluşları hayat kurtarma mücadelesini sürdürüyor. Avrupa'nın bu karmaşık insani krize karşı sadece sınır kontrolü odaklı değil, aynı zamanda insan haklarına saygılı ve kapsamlı çözümler üretmesi gerektiği çağrıları giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor.



