🇪🇸 Barselona, İspanya'dan Türkçe Haberler
Gündem

İsrail'in Tek İstediği Savaş mıydı? Ortadoğu'da Gerilimin Perde Arkası

28 Şubat 2026, Cumartesi
5 dk okuma
Kaynak: Ara.cat
İsrail'in Tek İstediği Savaş mıydı? Ortadoğu'da Gerilimin Perde Arkası

Ortadoğu'daki gerilimler ve potansiyel çatışmalar, uluslararası kamuoyunun ve bölge ülkelerinin gündemini sürekli meşgul eden konuların başında geliyor. Bu bağlamda, deneyimli gazeteci Ehud Yaari'nin dikkat çekici bir tespiti, bölgedeki güç dengelerini ve aktörlerin niyetlerini sorgulatıyor. Yaari'ye göre, hiçbir İsrailli kendini kandırmamalı; ne Amerika Birleşik Devletleri ne de İran doğrudan bir savaş istemiyordu. Aynı durum, Basra Körfezi'ndeki Sünni ülkeler için de geçerliydi; zira çoğu, müzakere edilmiş bir çözümden yana olduklarını ve silahlı çatışmadan kaçınılması gerektiğini defalarca dile getirmişti. Ancak, bu genel eğilimin aksine, İsrail'in, eski ABD Başkanı Donald Trump nihai emri verene kadar sürekli baskı yaptığı ve Başbakan Benjamin Netanyahu'nun son ana kadar bu tutumunu sürdürdüğü iddia ediliyor. Netanyahu'nun bu savaşı, bölgede yeni bir durum yaratmak, özellikle de 1979'da Humeyni tarafından kurulan İran İslam Cumhuriyeti'nin ortadan kalkmasıyla Tahran'da bir rejim değişikliği sağlamak amacıyla kullanmak istediği belirtiliyor.

Bölgesel Aktörlerin Savaş Algısı ve İsrail'in Motivasyonu

Ehud Yaari'nin bu analizi, Ortadoğu'daki birçok ülkenin, özellikle de ABD ve İran gibi kilit oyuncuların, doğrudan ve geniş çaplı bir çatışmanın yıkıcı sonuçlarından kaçınma eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor. Amerika Birleşik Devletleri, her ne kadar "azami baskı" politikasıyla İran'ı köşeye sıkıştırmaya çalışsa da, Afganistan ve Irak deneyimlerinin ardından yeni bir Ortadoğu savaşına girmeye pek istekli görünmüyordu. İran da, bölgesel vekalet savaşları aracılığıyla nüfuzunu genişletme stratejisi izlese de, ABD gibi bir süper güçle doğrudan bir askeri çatışmanın kendi rejimi için ciddi tehditler oluşturacağının farkındaydı. Benzer şekilde, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Sünni Körfez ülkeleri, İran'ın bölgesel yayılmacılığından rahatsız olsalar da, büyük bir çatışmanın kendi ekonomileri ve iç istikrarları üzerindeki olumsuz etkilerinden çekiniyorlardı. Bu ülkeler, genellikle diplomatik çözümleri ve uluslararası arabuluculuğu tercih eden bir tutum sergilediler.

Ancak bu genel resmin dışında, İsrail'in motivasyonları farklı bir seyir izledi. İsrail, İran'ın nükleer programını ve bölgedeki Şii vekalet güçleri (Hizbullah, Hamas gibi) aracılığıyla genişleyen etkisini kendi varlığına yönelik "varoluşsal bir tehdit" olarak algılıyor. Başbakan Benjamin Netanyahu, uzun yıllardır İran'a karşı sert bir politika izlemiş ve Tahran'daki rejimin değişmesini açıkça dile getirmiştir. Bu tutum, sadece ideolojik bir temelden değil, aynı zamanda Netanyahu'nun kendi iç siyasetindeki konumunu güçlendirme ve seçmen tabanına güçlü bir lider imajı sunma arayışından da besleniyordu. İsrail, ABD'nin İran'a karşı daha agresif adımlar atması için sürekli lobi faaliyetleri yürütmüş ve bu yönde uluslararası baskı oluşturmaya çalışmıştır. Bu durum, İsrail'in bölgedeki diğer aktörlerden farklı olarak, İran'a karşı doğrudan bir çatışma olasılığını daha kabullenilebilir hatta arzu edilebilir gördüğünü düşündürüyor.

Tarihsel Bağlam ve Bölgesel Etkileşimler: Türkiye ve İspanya'nın Bakışı

İran ile İsrail arasındaki gerilimin kökenleri, 1979 İran İslam Devrimi'ne ve sonrasında gelişen olaylara dayanıyor. Devrim sonrası İran, İsrail'i tanımayan ve Filistin davasını destekleyen bir dış politika benimsemiştir. İran'ın nükleer programı, özellikle 2000'li yılların başından itibaren uluslararası toplumun ve İsrail'in en büyük endişe kaynaklarından biri haline gelmiştir. 2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşma, İran'ın nükleer faaliyetlerini kısıtlarken, ABD'nin Donald Trump yönetimi bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek gerilimi yeniden tırmandırmıştır. İsrail, bu anlaşmayı hiçbir zaman yeterli bulmamış ve İran'ın nükleer kapasitesini tamamen ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Bu bölgesel dinamikler, Türkiye ve İspanya gibi ülkeler için de önemli sonuçlar doğurmaktadır. Türkiye, Ortadoğu'da önemli bir aktör olarak, hem İran hem de İsrail ile karmaşık ilişkilere sahiptir. Bölgesel istikrarsızlığın kendi sınırlarına yayılmasından endişe duyan Türkiye, genellikle gerilimi düşürücü ve diplomatik çözümleri teşvik edici bir rol oynamaya çalışmıştır. Türkiye'nin, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki vekalet savaşlarının sonuçlarından doğrudan etkilenmesi, Ankara'yı geniş çaplı bir çatışmaya karşı daha temkinli hale getirmektedir. İspanya ise, bir Avrupa Birliği (AB) üyesi olarak, genellikle AB'nin dış politika çizgisini takip etmektedir. AB, İran nükleer anlaşmasını desteklemiş ve diplomatik yollarla gerilimin azaltılmasını savunmuştur. İspanya'nın dış politikası, çok taraflılığı, uluslararası hukuka saygıyı ve barışçıl çözümleri ön planda tuttuğu için, bölgede askeri bir çatışmanın tırmanmasını kesinlikle arzu etmemektedir. Madrid, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın Akdeniz ve Avrupa üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerinin farkındadır.

Olası Bir Savaşın Etkileri ve Rejim Değişikliği Paradigması

İsrail'in iddia edilen "tek başına savaş arzusu" ve Tahran'da rejim değişikliği hedefi, bölgede olası bir çatışmanın ne denli yıkıcı olabileceğini gözler önüne seriyor. Böylesi bir savaş, sadece askeri kayıplara yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda milyonlarca insanın yerinden edilmesine, büyük bir insani krize ve bölgesel ekonomilerde geri dönülmez hasarlara neden olacaktır. Petrol fiyatlarında yaşanacak ani yükselişler, küresel ekonomiyi derinden sarsarken, uluslararası ticaret yollarının güvenliği de tehdit altına girecektir. Rejim değişikliği hedefi ise, geçmişteki örneklerde (Irak, Libya gibi) görüldüğü üzere, genellikle istenen istikrarı getirmek yerine, uzun süreli bir kaos ve belirsizlik ortamı yaratma potansiyeli taşımaktadır. Humeyni'nin kurduğu İran İslam Cumhuriyeti'nin, 40 yılı aşkın bir süredir ayakta kalması, dışarıdan dayatılan bir rejim değişikliğinin ne denli zor ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.

Sonuç olarak, Ortadoğu'daki mevcut gerilimler, bölgedeki aktörlerin farklı çıkarlarını ve stratejilerini yansıtmaktadır. Ehud Yaari'nin analizi, İsrail'in, İran'a karşı daha agresif bir tutum sergileyerek, bölgedeki statükoyu kendi lehine değiştirmek istediği yönündeki yaygın bir görüşü pekiştirmektedir. Ancak, böylesi bir politikanın, başta İsrail'in kendisi olmak üzere tüm bölge için taşıdığı riskler göz ardı edilemez. Uluslararası toplumun ve özellikle bölgesel aktörlerin, diplomatik kanalları açık tutarak ve gerilimi düşürücü adımlar atarak, olası bir büyük çaplı çatışmanın önüne geçmesi hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde, Ortadoğu'da yeni ve daha derin bir istikrarsızlık döngüsüne girilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Etiketler:
#ortadou#israil#iran#sava#politika
Paylaş:
Kaynak: Ara.cat