İran'da, özellikle de başkent Tahran'da, savaşın ve ekonomik krizin yıkıcı etkileri günlük yaşamın acımasız bir gerçeği haline gelmiş durumda. Bombalanmış otoyolların, hızla değer kaybeden ulusal para biriminin ve siyasi liderlerin sert söylemlerinin yarattığı gerilim, halkın üzerindeki baskıyı her geçen gün artırıyor. Eski ABD Başkanı Trump döneminde tırmanan tehditkar mesajlar ve İran rejiminin dini liderlerinin kışkırtıcı retoriği, ülkeyi adeta bir cehenneme çevirmiş durumda. Bu ağır atmosferde, Tahranlı işsiz müzisyen Behnam gibi sıradan vatandaşlar, ailelerini ve dostlarını aradıklarında savaşın kendisinden önce temel bir soruyu yöneltiyorlar: "Yemek yedin mi?" Bu basit soru, İran halkının karşı karşıya olduğu insani krizin ve hayatta kalma mücadelesinin acı bir özeti niteliğinde.
Ülkenin dört bir yanında hissedilen bu "tanıdık savaş ritmi," sadece askeri çatışmalarla değil, aynı zamanda derinleşen bir ekonomik buhranla kendini gösteriyor. Uluslararası yaptırımlar, özellikle de ABD'nin 2018'de Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşmadan çekilmesiyle birlikte yeniden devreye soktuğu ağır kısıtlamalar, İran ekonomisini felç etmiş durumda. İran riyalinin döviz karşısındaki değer kaybı, enflasyonu rekor seviyelere çıkarmış, temel gıda maddelerine ve ilaçlara erişimi zorlaştırmıştır. İşsizlik oranları yükselirken, orta sınıf eriyor ve yoksulluk sınırı altındaki insan sayısı hızla artıyor. Behnam'ın sorusu, bu bağlamda, artık siyasi bir çatışmadan ziyade, halkın en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlandığı bir hayatta kalma mücadelesine işaret ediyor.
Savaşın ve yaptırımların psikolojik etkisi de göz ardı edilemez. Sürekli bir belirsizlik, gelecek kaygısı ve uluslararası izolasyon hissi, İran toplumunda derin bir umutsuzluğa yol açıyor. Gençler arasında beyin göçü hızlanırken, birçok kişi ülkeyi terk etme yollarını arıyor. Sağlık sisteminin çöküşü, özellikle kanser ve diğer kronik hastalıklarla mücadele eden hastalar için hayati ilaçların teminini imkansız hale getiriyor. Bu durum, sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda toplumun moralini ve direncini de derinden sarsan bir insani trajediyi beraberinde getiriyor. Hükümetin bu duruma karşı aldığı önlemler ise, yaptırımların şiddeti karşısında yetersiz kalıyor ve halkın çaresizliğini daha da artırıyor.
İran-ABD Geriliminin Tarihsel Arka Planı ve Ekonomik Yansımaları
İran ile ABD arasındaki gerilim, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana süregelen karmaşık bir tarihe dayanır. Ancak son dönemdeki krizin temelini, 2015 yılında imzalanan ve İran'ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında uluslararası yaptırımların kaldırılmasını öngören nükleer anlaşma oluşturur. Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın 2018'de bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi ve "azami baskı" kampanyasını başlatması, İran ekonomisini hedef alan yeni ve daha sert yaptırımların yolunu açmıştır. Bu yaptırımlar, İran'ın petrol ihracatını büyük ölçüde kısıtlayarak ülkenin ana gelir kaynağını kurutmuş, bankacılık sistemini uluslararası finans ağından izole etmiş ve yabancı yatırımları engellemiştir. Sonuç olarak, İran riyali, yaptırımlar öncesine göre değerinin çok büyük bir kısmını kaybetmiş, bu da ithal malların fiyatlarını astronomik seviyelere çıkarmıştır. İran Merkez Bankası'nın verileri, enflasyonun yüzde 40'ın üzerinde seyrettiğini gösterirken, Uluslararası Para Fonu (IMF) 2020'de İran ekonomisinin %5'in üzerinde daraldığını tahmin etmiştir.
Bu ekonomik baskı, İran'ın bölgesel politikalarını da etkilemektedir. Ülke, Yemen, Suriye, Irak ve Lübnan gibi bölgelerdeki vekil güçleri aracılığıyla nüfuzunu sürdürmeye çalışsa da, bu durum uluslararası toplumdaki izolasyonunu daha da derinleştirmektedir. Avrupa ülkeleri, nükleer anlaşmayı kurtarmak ve insani ticaret kanallarını açık tutmak için çaba sarf etmiş olsalar da, ABD'nin ikincil yaptırım tehditleri karşısında sınırlı başarı elde edebilmişlerdir. Bu durum, İran halkının uluslararası arenada yalnız bırakıldığı hissini pekiştirmekte ve mevcut krizin çözümüne yönelik umutları azaltmaktadır. Yaptırımların insani boyutunun, özellikle ilaç ve gıda tedarikindeki aksaklıkların, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da sıklıkla dile getirilmesine rağmen, durumun düzelmesi için somut adımlar atılamamaktadır.
Krizin Türkiye Bağlantısı ve Gelecek Beklentileri
İran'daki bu derin krizin, bölge ülkeleri ve özellikle Türkiye üzerinde de önemli etkileri bulunmaktadır. Türkiye, İran ile uzun bir sınıra ve köklü tarihi, kültürel ve ekonomik ilişkilere sahiptir. ABD yaptırımlarına rağmen, Türkiye'nin İran ile ticari ilişkilerini sürdürme çabaları olmuştur, özellikle enerji ithalatı konusunda. Ancak yaptırımlar, iki ülke arasındaki ticaret hacmini ciddi şekilde düşürmüştür. Türkiye, bölgesel istikrarsızlığın kendi sınırlarına yayılmasından endişe duymakta ve İran'daki gerilimin daha büyük bir çatışmaya dönüşmesini istememektedir. Bu nedenle, Ankara genellikle diyalog ve diplomatik çözüm çağrısı yapmaktadır. İran'daki ekonomik çöküş, Türkiye'den yapılan ihracatı da olumsuz etkilemekte ve sınır ticaretini zorlaştırmaktadır. Ayrıca, İran'dan gelebilecek olası mülteci akınları da Türkiye için potansiyel bir endişe kaynağıdır.
İran'ın geleceği, ABD'nin dış politikası, ülkenin iç dinamikleri ve bölgesel gelişmelerin kesişim noktasında belirsizliğini koruyor. Biden yönetiminin nükleer anlaşmaya dönme isteği, bir nebze umut ışığı yaratsa da, taraflar arasındaki güven eksikliği ve anlaşmanın şartları konusundaki farklılıklar süreci zorlaştırmaktadır. İran halkının "cehennem" olarak tanımladığı bu yaşam mücadelesi, uluslararası toplumun daha etkin ve insani çözümler üretmesi gerektiğinin altını çiziyor. Aksi takdirde, gıda güvensizliği, işsizlik ve umutsuzluk girdabında boğulan İran, bölgesel ve küresel istikrar için daha büyük riskler barındırmaya devam edecektir. Behnam'ın "Yemek yedin mi?" sorusu, sadece bir bireyin değil, koca bir ulusun hayatta kalma çığlığı olarak yankılanmaktadır.



