Katar'ın başkenti Doha'da, İran ile ABD arasında dolaylı olarak yürütülen teknik görüşmelerin sona erdiği açıklandı. 2015 tarihli nükleer anlaşmayı (Kapsamlı Ortak Eylem Planı - JCPOA) yeniden canlandırma çabalarının bir parçası olan bu görüşmelerden somut bir ilerleme kaydedilememesi, taraflar arasındaki derin anlaşmazlıkları bir kez daha gözler önüne serdi. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazem Gharibabadi, müzakerelerin ardından yaptığı açıklamada, "mutabakat zaptına uyulmaması" durumlarını görüşmek ve bilgi vermek üzere bir iletişim kanalı kurulacağını belirtti.
Bu dolaylı görüşmeler, Avrupa Birliği'nin arabuluculuğunda, özellikle AB Dış İlişkiler Servisi Genel Sekreter Yardımcısı Enrique Mora'nın yoğun diplomatik gayretleriyle gerçekleşti. Temel amaç, ABD'nin 2018'de tek taraflı olarak çekildiği nükleer anlaşmaya geri dönmesini ve İran'a uygulanan yaptırımların kaldırılmasını sağlamaktı. İran ise nükleer programını anlaşma limitlerine geri çekmeyi taahhüt ediyordu. Ancak Doha'da yapılan bu teknik düzeydeki toplantılar, tarafların kilit konularda uzlaşmaya varamadığını gösterdi.
İranlı yetkili Gharibabadi'nin "iletişim kanalı" açıklaması, görüşmelerin tamamen kesilmediği, ancak mevcut durumda bir çıkmaza girildiği şeklinde yorumlandı. Bu kanalın, anlaşmanın gelecekteki olası ihlallerini veya tarafların beklentilerini dile getirmek için bir platform olacağı düşünülüyor. Ancak, bu tür bir mekanizmanın kurulması, tarafların karşılıklı güven eksikliğini ve nükleer programın denetimi ile yaptırımların kaldırılması konularındaki temel farklılıklarını aşamadıklarını da ortaya koyuyor.
Nükleer Anlaşmanın Tarihçesi ve Mevcut Çıkmaz
İran nükleer anlaşması, resmi adıyla Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA), 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya) ve Avrupa Birliği arasında imzalanmıştı. Anlaşma, İran'ın nükleer programını barışçıl amaçlarla sınırlaması karşılığında, ülkeye uygulanan uluslararası ekonomik yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Bu anlaşma, küresel nükleer silahların yayılmasının önlenmesi çabalarında önemli bir kilometre taşı olarak görülüyordu.
Ancak, dönemin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, anlaşmayı "kusurlu" ve "yetersiz" bularak 2018 yılında tek taraflı olarak çekildi ve İran'a karşı "azami baskı" kampanyası başlattı. Bu durum, İran'ın da anlaşmadaki taahhütlerini aşamalı olarak askıya almasına ve uranyum zenginleştirme seviyelerini anlaşmada belirtilen limitlerin üzerine çıkarmasına yol açtı. Biden yönetimi ise göreve geldiğinde anlaşmaya geri dönme ve diplomasi yoluyla sorunu çözme niyetini belirtmiş, ancak Viyana'da başlayan ve uzun süren dolaylı görüşmeler de bir türlü sonuçlandırılamamıştı.
Mevcut çıkmazın temelinde, İran'ın ABD'den gelecekteki herhangi bir yönetimin anlaşmadan tekrar çekilmeyeceğine dair bağlayıcı garantiler talep etmesi yatıyor. Ayrıca, İran Devrim Muhafızları'nın ABD'nin terör örgütleri listesinden çıkarılması gibi konular da müzakereleri zorlaştıran faktörler arasında yer alıyor. ABD ise İran'ın nükleer programını tam şeffaflıkla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetimine açmasını ve nükleer faaliyetlerini anlaşma limitlerine çekmesini istiyor. Bu karşılıklı beklentiler ve güvensizlik, Doha görüşmelerinin de tıkanmasına neden oldu.
Bölgesel Etkiler ve Türkiye'nin Rolü
İran nükleer anlaşmasının geleceği, sadece tarafları değil, tüm Orta Doğu bölgesini ve küresel enerji piyasalarını yakından ilgilendiriyor. Anlaşmanın yeniden canlandırılamaması, bölgedeki gerilimi artırma potansiyeli taşıyor. Özellikle İsrail, İran'ın nükleer kapasitesini artırmasından derin endişe duyduğunu sıkça dile getiriyor. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri de İran'ın bölgesel nüfuzundan ve nükleer programından kaynaklanan güvenlik tehditlerinden kaygı duyuyor. Bu durum, bölgede yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.
Türkiye, İran ile uzun bir sınıra sahip komşu bir ülke olarak, bu gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir. Bölgesel istikrar ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, Türkiye'nin dış politikasının temel önceliklerindendir. İran ile enerji ve ticaret ilişkileri bulunan Türkiye için, anlaşmanın başarısızlığı, enerji güvenliği ve bölgesel ekonomik istikrarsızlık açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir. Geçmişte Brezilya ile birlikte İran nükleer programı konusunda arabuluculuk girişimlerinde bulunmuş olan Türkiye, bölgedeki her türlü gerilimin diplomasi yoluyla çözülmesinden yanadır. Anlaşmanın tamamen çökmesi, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgede güvenlik risklerini artırabilir ve yeni mülteci akınlarına yol açabilir.
Uzmanlar, Doha'daki görüşmelerin sonuçsuz kalmasını, nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılması umutları için ciddi bir darbe olarak değerlendiriyor. Bazıları bu durumu bir "pazarlık taktiği" olarak görse de, İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerini giderek artırması ve UAEA ile işbirliğini kısıtlaması, uluslararası toplumda endişeleri derinleştiriyor. Anlaşmanın tamamen başarısız olması durumunda, İran'a yönelik yeni ve daha sert yaptırımların uygulanması, askeri müdahale riskinin artması ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmalar yaşanması gibi senaryolar gündeme gelebilir. Bu nedenle, tarafların bir an önce diplomatik kanalları yeniden etkinleştirerek kalıcı bir çözüme ulaşması, hem bölgesel hem de küresel barış için hayati önem taşımaktadır.



