ABD ile İran arasında uzun süredir beklenen ve bölgesel istikrar açısından kritik öneme sahip nükleer anlaşmanın geleceği, son günlerde yapılan açıklamalarla belirsizliğe büründü. Salı günü Tahran ve Washington'dan gelen çelişkili sinyaller, taraflar arasındaki mutabakat zaptının yorumlanması konusunda büyük bir mücadelenin daha yeni başladığını gözler önüne serdi. Gelecek Cuma günü Cenevre'de (Geneva) yapılması planlanan resmi imza töreni öncesinde, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arağçi'nin (Abbas Araghchi), Lübnan'daki savaşın sona ermesini İran ile çatışmanın bitmesinin ayrılmaz bir koşulu olarak öne sürmesi, İsrail üzerindeki baskıyı artırırken, anlaşmanın akıbeti hakkında ciddi soru işaretleri doğurdu. Bu beklenmedik şart, diplomatik çevrelerde şaşkınlık yaratırken, "ince detayların" anlaşmayı baltalama potansiyelini bir kez daha ortaya koydu.
Arağçi'nin bu çıkışı, İran'ın bölgesel stratejisindeki derinliği ve müzakere masasında elini güçlendirme çabasını açıkça gösteriyor. Lübnan'daki çatışmanın sona ermesini doğrudan nükleer anlaşmaya bağlamak, İran'ın bölgedeki vekil güçleri, özellikle de Hizbullah üzerindeki etkisini vurguluyor. Bu durum, ABD'nin ve diğer Batılı güçlerin İran'ın nükleer programının yanı sıra bölgesel nüfuzunu da sınırlama hedefleriyle çelişiyor ve müzakereleri daha karmaşık bir hale getiriyor. Tahran, bu hamleyle İsrail'e yönelik bir mesaj verirken, aynı zamanda Washington'a bölgesel meselelerin nükleer dosyasından ayrı ele alınamayacağını ima ediyor.
Anlaşmanın "küçük yazılı" maddeleri üzerindeki bu yorum savaşı, sadece Lübnan meselesiyle sınırlı değil. Yaptırımların kaldırılması, İran'ın nükleer faaliyetlerinin denetimi, balistik füze programının geleceği ve bölgesel güvenlik konuları gibi pek çok alanda tarafların farklı beklentilere sahip olduğu biliniyor. Özellikle ABD'nin İran'dan nükleer programının şeffaflığı konusunda talep ettiği detaylar ile İran'ın egemenlik algısı arasındaki farklar, her zaman bir gerilim kaynağı olmuştur. Bu tür anlaşmazlıklar, genellikle metnin lafzından ziyade ruhunun nasıl yorumlandığına dair derin farklılıklardan kaynaklanır ve diplomatik süreçleri çıkmaza sokabilir.
İsrail, İran'ın nükleer kapasitesini ve bölgesel yayılmacılığını kendi varlığına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak görüyor. Bu nedenle, ABD ile İran arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın detaylarını yakından takip ediyor ve kendi güvenlik çıkarlarını koruyacak maddeleri içermesi konusunda Washington üzerinde sürekli baskı uyguluyor. Arağçi'nin Lübnan'ı gündeme getirmesi, İsrail'in Hizbullah ile olan gerilimini ve bu örgütün İran tarafından desteklenmesini yeniden ön plana çıkararak, Tel Aviv'in anlaşmaya yönelik şüphelerini daha da artırıyor. İsrail, İran'ın nükleer programının barışçıl amaçlar taşıdığına dair iddialara şüpheyle yaklaşıyor ve bölgesel vekilleri aracılığıyla istikrarsızlık yarattığını savunuyor.
Anlaşmanın Arka Planı ve Bölgesel Dinamikler
ABD ile İran arasındaki gerilim, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana süregelen karmaşık bir ilişki ağına dayanıyor. İran'ın nükleer programı, özellikle 2000'li yılların başından itibaren uluslararası toplumun gündemine oturmuş, bu durum 2015 yılında P5+1 ülkeleri (ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya) ile İran arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşmanın imzalanmasına yol açmıştı. Ancak ABD'nin eski başkanı Donald Trump'ın 2018'de bu anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve İran'a yönelik ağır yaptırımları yeniden uygulamaya koyması, ilişkileri bir kez daha kopma noktasına getirmişti. Mevcut mutabakat zaptı, JCPOA'yı yeniden canlandırma veya yeni bir çerçeve oluşturma çabası olarak görülüyor, ancak geçmişteki güvensizlik ortamı yeni müzakereleri de gölgeliyor.
Ortadoğu, uzun süredir ABD ve İran'ın vekalet savaşlarına sahne olan bir bölge. Yemen'den Irak'a, Suriye'den Lübnan'a kadar birçok ülkede iki gücün desteklediği farklı gruplar arasında çatışmalar yaşanıyor. Bu durum, bölgedeki enerji güvenliğini, ticaret yollarını ve siyasi istikrarı doğrudan etkiliyor. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri gibi bölgesel aktörler de İran'ın nükleer programı ve bölgesel nüfuzundan derin endişe duyuyor, bu da anlaşmanın sadece ABD-İran ikilisini değil, tüm bölgeyi ilgilendiren çok boyutlu bir mesele olduğunu gösteriyor. Lübnan'daki siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kriz de bu bölgesel çekişmelerin bir yansıması olarak değerlendiriliyor, zira Hizbullah gibi İran destekli aktörler ülkenin siyasetinde önemli bir rol oynuyor.
Anlaşmanın Geleceği ve Olası Etkileri
İran'ın Lübnan şartı gibi son dakika talepleri, diplomatik süreçlerde güven inşasını zedeleyebilir ve müzakereleri daha da çıkmaza sokabilir. Bu tür koşullar, diğer tarafın niyetini sorgulatır ve anlaşmanın uygulanabilirliği konusunda şüpheler uyandırır. ABD yönetimi, iç siyasette de İran'a karşı sert bir duruş sergilemesi beklenen Cumhuriyetçilerin baskısı altındayken, bu tür taleplere ne ölçüde yanıt vereceği merak konusu. Joe Biden yönetiminin, hem nükleer silahlanmayı önleme hem de bölgesel istikrarı sağlama hedefleri arasında hassas bir denge kurması gerekecek; zira bu dengeyi tutturmak, anlaşmanın geleceği için hayati önem taşıyor.
Türkiye, hem ABD hem de İran ile güçlü diplomatik ve ekonomik ilişkilere sahip bir ülke olarak, bölgedeki gerilimin azaltılmasında ve istikrarın sağlanmasında aktif bir rol oynamayı hedefliyor. Ankara, Ortadoğu'da barışçıl çözümleri ve diplomatik yolları her zaman desteklemiştir. ABD-İran arasındaki olası bir anlaşma, bölgedeki jeopolitik dengeyi yeniden şekillendirebilecek ve enerji piyasaları üzerinde önemli etkilere sahip olabilecektir. Türkiye, İran'ın nükleer programının uluslararası denetim altında barışçıl amaçlarla kullanılması gerektiğini savunurken, bölgesel istikrarsızlığın önüne geçilmesi için tüm taraflara diyalog çağrısı yapmaya devam etmektedir. Anlaşmanın başarısız olması durumunda ise bölgedeki tansiyonun artması, Türkiye'nin sınır güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel politikaları açısından yeni riskler doğurabilir.
Cenevre'deki imza töreni öncesinde ortaya çıkan bu "küçük yazı" detayı, ABD-İran anlaşmasının ne kadar kırılgan olduğunu ve taraflar arasındaki güven eksikliğinin hala önemli bir sorun teşkil ettiğini bir kez daha kanıtlıyor. Lübnan şartı, sadece bir diplomatik taktik olmaktan öte, bölgesel güç dengeleri ve çıkar çatışmalarının anlaşmanın her aşamasına nasıl sızdığını gösteriyor. Anlaşmanın nihai kaderi, tarafların bu karmaşık koşulları nasıl aşacağına ve diplomatik esnekliği ne ölçüde göstereceklerine bağlı olacak. Aksi takdirde, Ortadoğu'daki gerilim sarmalı daha da derinleşebilir ve bölgesel ve küresel güvenliğe yönelik yeni tehditler ortaya çıkabilir.

