Avrupa Birliği (AB) içindeki mevcut bölünmüşlükler ve ortak bir göçmen politikası oluşturma konusundaki uzlaşmazlıklar, dış aktörler için göçmenleri siyasi bir baskı aracı olarak kullanma fırsatları yaratıyor. Bu strateji, özellikle Doğu Avrupa sınırlarında belirginleşirken, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlaması ve kıta genelindeki göçmen karşıtı söylemlerin yükselişiyle birlikte daha da yoğunlaştı. Göçmenlerin "hibrid savaş" taktiklerinin bir parçası olarak kullanılması, AB'nin dış politikasını ve iç güvenliğini tehdit eden önemli bir sorun haline gelmiştir.
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, yaklaşık beş yıl önce Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko'nun, ülkesinin Polonya sınırında mahsur kalan binlerce göçmene yaptığı çağrıda görüldü. Lukaşenko, bir mikrofonun başında, paletlerden oluşan bir sahneden göçmenlere seslenerek, "Batı'ya gitmek isterseniz, sizi durdurmayız, boğmayız ya da dövmeyiz. Bu size kalmış. Geçin. Gidin," demişti. Bu sözler, göçmenlerin alkışlarıyla karşılanırken, Lukaşenko rejiminin AB'ye yönelik siyasi şantajının ve göçü bir silah olarak kullanma stratejisinin açık bir göstergesiydi.
Belarus'un bu taktiği, 2021'de AB'nin Belarus'a uyguladığı yaptırımlara misilleme olarak başlamıştı. Minsk yönetimi, Orta Doğu ve Afrika'dan gelen göçmenleri vizesiz olarak ülkeye getirip, Polonya, Litvanya ve Letonya sınırlarına yönlendirerek AB üzerinde baskı kurmayı amaçladı. Bu kriz sırasında binlerce göçmen, dondurucu soğuklarda ormanlık alanlarda mahsur kalmış, insani bir dram yaşanmıştı. Bu olay, göçmenlerin sadece siyasi bir araç olarak değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve insan haklarının ihlal edildiği bir kurban grubu olarak da kullanılabileceğini acı bir şekilde ortaya koydu.
AB'nin Göç Politikası Çıkmazı ve Hibrid Tehditler
AB'nin ortak bir göç ve iltica politikası oluşturmadaki başarısızlığı, bu tür hibrid saldırılara karşı en büyük zafiyetini oluşturuyor. Dublin Yönetmeliği gibi mevcut düzenlemeler, göçmen yükünü ilk giriş yapılan ülkelere (İspanya, İtalya, Yunanistan gibi Akdeniz ülkeleri ve Polonya, Litvanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri) yıkarken, diğer üye devletler arasında adil bir yük paylaşımı mekanizması bulunmuyor. Bu durum, AB içinde sürekli bir gerilim kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda dış aktörlerin bu bölünmüşlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasına olanak tanıyor.
Göçmenlerin silah olarak kullanılması, sadece Belarus ile sınırlı bir olgu değildir. Türkiye de 2020 yılında, Avrupa'ya geçmek isteyen binlerce göçmeni Yunanistan sınırına yönlendirerek benzer bir baskı taktiği uygulamıştı. Fas da 2021'de İspanya'nın Ceuta (Sebte) ve Melilla (Melilye) özerk şehirlerine binlerce göçmeni yönlendirerek Madrid üzerinde diplomatik baskı kurmaya çalışmıştı. Bu örnekler, göçün, jeopolitik hesaplaşmalarda giderek daha sık başvurulan bir enstrüman haline geldiğini göstermektedir. Frontex verilerine göre, AB'ye yönelik düzensiz göç geçişleri son yıllarda önemli ölçüde artış gösterirken, bu durum sınır güvenliği ve insan hakları ikilemini daha da karmaşık hale getirmektedir.
Türkiye'nin Rolü ve Gelecek Senaryoları
Türkiye, Avrupa'ya yönelik göç akışlarının yönetiminde kilit bir rol oynamaktadır. 2016 yılında AB ile imzalanan geri kabul anlaşması, Türkiye'nin Avrupa'ya geçişleri kontrol altında tutması karşılığında mali yardım ve diğer tavizler almasını öngörmüştü. Ancak bu anlaşma da zaman zaman gerilimlere sahne olmuş, Ankara, AB'nin yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle sınırları açma tehdidinde bulunmuştur. Bu durum, Türkiye'nin de AB üzerindeki göçmen kozunu kullanma potansiyelini açıkça ortaya koymaktadır. Uzmanlar, AB'nin ortak bir dış politika ve göç stratejisi geliştirememesi halinde, bu tür "hibrid" tehditlerin artarak devam edeceği konusunda uyarıyor.
Göçmenlerin siyasi bir araç olarak kullanılması, sadece AB'nin güvenliğini değil, aynı zamanda insani değerlerini de derinden sarsmaktadır. Bu taktikler, savunmasız insanları, siyasi oyunların piyonu haline getirerek uluslararası hukukun temel prensiplerini çiğnemektedir. AB'nin bu tür saldırılara karşı koyabilmesi için, içindeki siyasi bölünmüşlükleri aşarak daha bütüncül ve dayanışmacı bir yaklaşım sergilemesi gerekmektedir. Aksi takdirde, göçmenler, Avrupa'nın geleceğini şekillendiren jeopolitik çekişmelerde kullanılan yeni ve tehlikeli bir silah olmaya devam edecektir.



