Avrupa siyasetinde son yılların en dikkat çekici değişimlerinden biri, aşırı sağ partilerin marjinal konumlarından çıkarak ana akım siyasete entegre olması ve hatta iktidar ortağı haline gelmesidir. Özellikle 9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi ve sonrası dönemde bu eğilim belirginleşirken, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in söylemleri bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri olmuştur. Von der Leyen, ikinci bir dönem için adaylığını garantileme çabasıyla, aşırı sağ partiler arasında bir ayrım yaparak İtalya Başbakanı Giorgia Meloni liderliğindeki gibi oluşumlarla işbirliğine açık kapı bırakmıştır. Bu stratejik hamle, Avrupa'da geleneksel muhafazakar partiler ile aşırı sağ arasındaki "siyasi tecrit" (cordón sanitario) ilkesinin tamamen terk edildiğinin ve yeni bir siyasi dönemin başladığının sinyallerini vermiştir.
Her ne kadar Ursula von der Leyen, Avrupa Parlamentosu'ndaki oylamada Meloni'nin partisinin doğrudan desteğine ihtiyaç duymamış olsa da, muhafazakarlar ve aşırı sağ arasındaki ilişki kökten değişmiştir. Artık sadece "gürültü çıkaran" bir muhalefet olmaktan çıkan aşırı sağ, seçimlerde elde ettiği büyük başarılarla hem ulusal hükümetlerde hem de Avrupa Parlamentosu'nda merkezi ve güçlü bir rol üstlenmiştir. Bu durum, Avrupa Birliği'nin gelecekteki politikaları ve değerleri üzerinde derin etkiler yaratma potansiyeli taşımaktadır. Aşırı sağın bu yükselişi, göç politikalarından iklim değişikliğiyle mücadeleye, ekonomik stratejilerden AB'nin genişlemesine kadar birçok alanda yeni tartışmaları ve yönelimleri beraberinde getirmektedir.
9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri, kıta genelinde aşırı sağ partilerin güçlendiğini açıkça ortaya koymuştur. Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Birlik (Rassemblement National - RN) partisi, Almanya'da Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland - AfD) ve İtalya'da Giorgia Meloni'nin İtalya Kardeşleri (Fratelli d'Italia - FdI) gibi partiler, önemli oy artışları kaydederek Avrupa siyasetindeki ağırlıklarını artırmışlardır. Bu partiler, Avrupa Parlamentosu'nda Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri (ECR) ile Kimlik ve Demokrasi (ID) grupları altında toplanarak, AB'nin yasama süreçlerinde daha etkili bir blok oluşturmuşlardır. Özellikle göç, egemenlik ve AB'nin bürokratik yapısına yönelik eleştiriler konusunda ortak bir zemin bulan bu gruplar, AB'nin gelecekteki entegrasyon seviyesi hakkında ciddi sorular ortaya koymaktadır.
Aşırı sağın yükselişi sadece Avrupa Parlamentosu ile sınırlı kalmamış, birçok AB üyesi ülkede ulusal hükümetlerde de etkisini göstermiştir. İtalya'da Giorgia Meloni liderliğindeki sağ koalisyon, aşırı sağın iktidara gelmesinin en belirgin örneklerinden biridir. Hollanda'da Geert Wilders'ın Özgürlük Partisi (PVV), doğrudan hükümette yer almasa da yeni kurulan koalisyon hükümetine dışarıdan destek vererek önemli bir siyasi güç haline gelmiştir. İsveç ve Finlandiya gibi geleneksel olarak sosyal demokratların güçlü olduğu ülkelerde dahi aşırı sağ partiler ya hükümet ortağı olmuş ya da hükümetlere dışarıdan destek sağlayarak politikaları etkileme gücü kazanmıştır. İspanya'da ise Vox partisi, ulusal düzeyde hükümete girememesine rağmen, bazı özerk yönetimlerde ve belediyelerde Halk Partisi (Partido Popular - PP) ile koalisyonlar kurarak yerel yönetimlerde söz sahibi olmuştur. Bu örnekler, aşırı sağın artık Avrupa siyasetinde geçici bir fenomen olmaktan çıkıp kalıcı bir aktör haline geldiğini gözler önüne sermektedir.
Avrupa'da Aşırı Sağın Tarihsel Bağlamı ve Yükseliş Nedenleri
Avrupa'da aşırı sağın kökenleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme kadar uzansa da, günümüzdeki yükselişi farklı dinamiklerle açıklanmaktadır. 2008 küresel ekonomik krizi, Avrupa'da kemer sıkma politikalarının yaygınlaşmasına ve geleneksel partilere olan güvenin sarsılmasına yol açmıştır. Ardından gelen 2015 göçmen krizi, birçok Avrupa ülkesinde kültürel kimlik ve sınır güvenliği tartışmalarını alevlendirmiş, bu da göç karşıtı söylemleri benimseyen aşırı sağ partilere geniş bir seçmen tabanı kazandırmıştır. Brexit referandumu gibi olaylar da ulusal egemenlik ve AB şüpheciliği temalarını güçlendirerek aşırı sağın elini kuvvetlendirmiştir.
Geleneksel merkez sağ partilerin, seçmen tabanlarını aşırı sağa kaptırmamak adına zaman zaman aşırı sağın söylemlerine yaklaşması da bu partilerin meşruiyetini artırmıştır. Aşırı sağ partiler genellikle göçmen karşıtlığı, Avrupa Birliği'nin bürokratik yapısına eleştiri, ulusal egemenliğin korunması ve geleneksel değerlere dönüş gibi temalar etrafında birleşmektedir. Bu partiler, küreselleşmenin getirdiği belirsizliklerden ve ekonomik eşitsizliklerden rahatsız olan geniş kitlelere hitap ederek, kendilerini "halkın sesi" olarak konumlandırmaktadır. Özellikle genç ve işçi sınıfı seçmenler arasında da popülaritelerini artıran aşırı sağ, sosyal medya ve yeni iletişim araçlarını etkin bir şekilde kullanarak mesajlarını geniş kitlelere ulaştırmayı başarmıştır.
Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri ve Gelecek Senaryoları
Avrupa'da aşırı sağın yükselişi, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri üzerinde de önemli etkiler yaratma potansiyeli taşımaktadır. Aşırı sağ partilerin çoğu, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı kesin bir tutum sergilemekte ve Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin daha da mesafeli olmasını savunmaktadır. Göçmen anlaşmaları, vize serbestisi gibi konular da aşırı sağın gündeminde önemli yer tutmaktadır ve bu partilerin güçlenmesi, Türkiye ile AB arasındaki diyalog ve işbirliği süreçlerini olumsuz etkileyebilir. Özellikle Avrupa Parlamentosu'nda aşırı sağ grupların sandalye sayısının artması, Türkiye'ye yönelik eleştirel kararların alınmasını kolaylaştırabilir ve AB'nin Türkiye politikalarında daha sert bir tutum sergilemesine yol açabilir.
Uzmanlar, Avrupa'daki bu siyasi değişimin AB'nin geleceği için ciddi sınamalar barındırdığını belirtmektedir. Aşırı sağın güçlenmesi, AB'nin karar alma süreçlerini yavaşlatabilir, ortak politikaların uygulanmasını zorlaştırabilir ve AB'nin temel değerleri olan liberal demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerine yönelik tartışmaları derinleştirebilir. Bu durum, AB'nin küresel arenadaki etkinliğini de zayıflatabilir. Ancak bazı analistler, aşırı sağın iktidara gelmesinin veya ortak olmasının, onları ana akım siyasetin gerçekleriyle yüzleştireceğini ve daha ılımlı bir çizgiye çekilebileceklerini de öne sürmektedir. Gelecek dönemde, merkez sağ partilerin aşırı sağ ile işbirliğinin ne kadar kalıcı olacağı ve bu işbirliğinin AB'nin temel yapısını nasıl dönüştüreceği, Avrupa siyasetinin en önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam edecektir.



