Son on yılda Avrupa genelinde ve ötesinde aşırı sağ partilerin siyasi arenada önemli bir yükseliş kaydettiği gözlemlenmektedir. Sosyal bilimciler, bu electoral değişimin arkasındaki ana faktörler olarak küreselleşme, artan göç hareketleri ve ekonomik güvensizlik gibi unsurları işaret etmektedir. Ancak bu karmaşık tablonun içinde, şaşırtıcı derecede az dikkat çeken bir başka kritik faktör daha bulunmaktadır: cinsiyet eşitliği meseleleri. Toplumlar kadınlar ve erkekler arasında daha yüksek bir eşitlik seviyesine doğru ilerledikçe, seçmen kitlesinin belirli bir kesimi bu değişimlere karşı güçlü bir tepki göstermekte ve aşırı sağ partiler bu tepkiyi siyasi bir sermayeye dönüştürmektedir.
İspanya'daki Vox (aşırı sağcı parti), İtalya'daki Lega (aşırı sağcı parti) ve diğer Avrupa ülkelerindeki benzeri partiler, programlarının merkezine feminizme karşı duruşu ve geleneksel cinsiyet rollerinin savunulmasını yerleştirmişlerdir. Bu partiler, kadınlara yönelik ayrımcılığı sıklıkla reddetmekte ve feminist hareketleri toplumsal istikrara yönelik bir tehdit olarak sunmaktadırlar. Bu söylem, cinsiyetçi tutumları benimseyen veya kadınlar ile erkekler arasındaki rollerin değişiminden rahatsızlık duyan seçmenlerle güçlü bir bağ kurmaktadır. Aşırı sağın bu yaklaşımı, modern toplumların temel değerlerini ve kazanımlarını sorgulayan geniş bir ideolojik mücadelenin parçası olarak değerlendirilmelidir.
Küreselleşmenin getirdiği kültürel ve ekonomik değişimler, birçok bireyde kimlik ve aidiyet duygusunda belirsizlik yaratmıştır. Bu belirsizlik, özellikle geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı kesimlerde, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi "yeni" veya "ilerici" olarak algılanan kavramlara karşı bir direnç oluşturmuştur. Aşırı sağ partiler, bu direnci ustaca kullanarak, "aile değerleri" ve "geleneksel yaşam biçimi" gibi kavramlar üzerinden bir kimlik siyaseti inşa etmekte, bu sayede geniş kitleleri kendi saflarına çekebilmektedirler. Bu durum, sadece kadın hakları değil, aynı zamanda LGBTİ+ hakları ve diğer azınlık gruplarının hakları üzerinde de ciddi baskılar yaratma potansiyeli taşımaktadır.
Cinsiyet Eşitliği Tartışmalarının Arka Planı ve Türkiye Bağlantısı
Avrupa'da cinsiyet eşitliği hareketlerinin tarihi, yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bir mücadeleyi yansıtır. Kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmasından, işgücüne katılımın artmasına, eğitimde fırsat eşitliğinden, şiddetle mücadeleye kadar birçok alanda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak bu ilerlemeler, her zaman bir "karşı tepki" (backlash) ile karşılaşmıştır. Aşırı sağ partilerin bu tepkiyi siyasi bir araca dönüştürmesi, özellikle İspanya gibi cinsiyet eşitliği konusunda Avrupa'da öncü kabul edilen ülkelerde bile belirgin hale gelmiştir. İspanya'da Vox, kadına yönelik şiddetle mücadele yasalarını (Ley de Violencia de Género) eleştirmekte, bu yasaların erkekleri hedef aldığını ve "cinsiyet ideolojisi" (ideología de género) adı verilen bir dayatmanın ürünü olduğunu iddia etmektedir. Bu söylem, toplumda var olan cinsiyetçi önyargıları besleyerek kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Avrupa Birliği'nin cinsiyet eşitliği endeksleri, üye ülkeler arasında önemli farklılıklar göstermekle birlikte, genel olarak bir ilerleme eğilimi mevcuttur. Ancak aşırı sağın yükselişiyle birlikte, bu ilerlemenin hızı yavaşlama ve hatta bazı alanlarda gerileme riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Örneğin, kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsil oranlarının artırılmasına yönelik çabalar, aşırı sağın "doğal roller" söylemiyle sekteye uğratılabilmektedir. Bu durum, sadece kadınların değil, tüm toplumun potansiyelini kısıtlamakta ve demokratik katılımcılığı zayıflatmaktadır.
Türkiye'de de benzer tartışmaların yaşandığı görülmektedir. Kadın hakları, aile yapısı ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramları, siyasetin önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam etmektedir. Özellikle İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme süreci, Türkiye'de kadın hakları mücadelesinin ne kadar hassas bir zeminde ilerlediğini ve geleneksel değerleri savunan kesimlerle kadın örgütleri arasındaki gerilimi açıkça ortaya koymuştur. Aşırı sağ partilerin Avrupa'da kullandığı "cinsiyet ideolojisi" gibi kavramlar, Türkiye'deki bazı muhafazakâr çevreler tarafından da benzer argümanlarla dillendirilmekte, feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramları "aile birliğini tehdit eden unsurlar" olarak sunulabilmektedir. Bu durum, Türkiye'nin Avrupa ile olan kültürel ve siyasi bağlamda benzer bir dinamik içinde olduğunu göstermektedir.
Toplumsal Etkiler ve Gelecek Projeksiyonları
Aşırı sağın cinsiyet eşitliği karşıtı söylemleri, toplumsal kutuplaşmayı artırmanın yanı sıra, kadınların ve diğer dezavantajlı grupların hakları üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Kadına yönelik şiddetle mücadele, eşit ücret, iş hayatında ve siyasette eşit temsil gibi konularda elde edilen kazanımlar, bu tür siyasi hareketlerin yükselişiyle birlikte geri alınma riski taşımaktadır. Bu durum, sadece kadınların bireysel özgürlüklerini değil, aynı zamanda toplumların genel demokratik değerlerini ve insan hakları standartlarını da olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir.
Avrupa'nın ve Türkiye'nin gelecekteki siyasi ve toplumsal dinamikleri açısından, aşırı sağın cinsiyet eşitliği karşıtı politikalarının etkilerini anlamak büyük önem taşımaktadır. Bu tür hareketlerin yükselişine karşı koyabilmek için, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sadece kadınların değil, tüm toplumun refahı ve gelişimi için vazgeçilmez bir değer olduğu bilincinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Demokrasi, eşitlik ve insan hakları ilkelerine bağlı sivil toplum kuruluşları ve siyasi aktörlerin, bu meydan okumaya karşı ortak bir duruş sergilemesi, gelecekteki kazanımların korunması ve geliştirilmesi açısından kritik bir rol oynayacaktır.



