Orta Doğu'da tansiyonu doruk noktasına çıkaran kritik bir gelişme yaşandı. Sekiz ay önceki on iki günlük çatışmanın ardından, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Cumartesi sabahı erken saatlerde İran'a karşı ortak bir askeri saldırı başlattı. Bu operasyon, İsrail Savunma Bakanlığı tarafından "önleyici bir saldırı" olarak nitelendirilirken, amacın İsrail'e yönelik "tehditleri ortadan kaldırmak" olduğu belirtildi. ABD Başkanı Donald Trump ise sosyal medya üzerinden paylaştığı bir videoda, İran'ın "nükleer silah elde etmesini engellemeyi" hedefleyen bu harekatı "büyük bir askeri operasyon" olarak tanımladı ve "İran rejiminden kaynaklanan yakın tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmak" amacını vurguladı.
Bu ortak saldırı, uzun süredir bölgede kaynayan gerilimin yeni ve tehlikeli bir safhaya ulaştığını gösteriyor. İsrail'in "önleyici saldırı" tezi, uluslararası hukukta tartışmalı bir kavram olup, genellikle bir devletin kendisine yönelik somut ve yakın bir tehdit algıladığında başvurduğu bir eylem olarak yorumlanır. Ancak bu tür eylemler, genellikle karşı misillemeleri tetikleyerek bölgesel çatışmaları tırmandırma riski taşır. ABD'nin bu operasyona doğrudan katılımı ise, Washington'ın Tahran'a karşı uyguladığı "maksimum baskı" politikasının askeri bir boyuta taşındığını ve bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirebilecek potansiyel bir çatışmanın kapısını araladığını gözler önüne seriyor.
İran'ın Nükleer Programı ve Uluslararası Endişeler
Saldırının temel gerekçesi olarak gösterilen İran'ın nükleer programı, yıllardır uluslararası toplumun en önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. İran, programının barışçıl amaçlı olduğunu savunurken, başta İsrail ve ABD olmak üzere birçok ülke, Tahran'ın nükleer silah geliştirme peşinde olduğundan endişe duymaktadır. 2015 yılında P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin) ile İran arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşma, İran'ın nükleer faaliyetlerini kısıtlamayı ve uluslararası denetime açmayı hedefliyordu. Ancak 2018 yılında dönemin ABD Başkanı Donald Trump'ın anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve İran'a yönelik ağır yaptırımları yeniden uygulamaya başlamasıyla anlaşma fiilen çökmüş, İran da anlaşmadaki taahhütlerini aşamalı olarak azaltarak uranyum zenginleştirme seviyesini yükseltmişti. Bu durum, İsrail'in ve ABD'nin İran'ın nükleer kapasitesine yönelik endişelerini artırarak bugünkü askeri müdahaleye zemin hazırlamış olabilir.
Uzmanlar, bu tür bir askeri operasyonun kısa ve uzun vadeli sonuçları olabileceği konusunda uyarıyor. Kısa vadede, İran'ın misilleme yapma potansiyeli, Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş yollarının güvenliğini tehdit edebilir ve küresel enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açabilir. Uzun vadede ise, bölgedeki vekalet savaşlarının şiddetlenmesi, sivil kayıpların artması ve milyonlarca insanın yerinden edilmesi gibi insani krizleri tetikleyebilir. Ayrıca, bu saldırı, uluslararası hukukun ve diplomasi yollarının geleceği hakkında da önemli soruları gündeme getiriyor.
Bölgesel ve Küresel Etkiler: Türkiye ve İspanya Perspektifi
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak askeri harekatı, sadece Orta Doğu'yu değil, küresel çapta birçok ülkeyi etkileyecek potansiyele sahip. Türkiye, hem bölge ülkeleriyle güçlü tarihi ve kültürel bağları olan hem de NATO üyesi stratejik bir ülke olarak bu gelişmelerden doğrudan etkilenecektir. Türkiye, uzun süredir bölgedeki gerilimin diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesi çağrısında bulunuyordu. Bu saldırı, Türkiye'nin enerji güvenliği (özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış), sınır güvenliği ve olası mülteci akınları gibi konularda yeni zorluklarla karşılaşmasına neden olabilir. Ankara'nın bu kritik süreçte tarafları itidale davet etmesi ve barışçıl çözüm yollarını teşvik etmesi beklenmektedir. Ayrıca, bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye'nin ticari rotalarını ve ekonomik ilişkilerini de olumsuz etkileyebilir.
Avrupa Birliği (AB) üyesi bir ülke olan İspanya için ise, bu çatışma dolaylı ancak önemli sonuçlar doğuracaktır. Orta Doğu'daki istikrarsızlık, küresel petrol ve doğalgaz fiyatlarını doğrudan etkileyerek İspanya'nın enerji maliyetlerini artırabilir ve enflasyon üzerinde baskı yaratabilir. Ayrıca, bölgeden kaynaklanabilecek yeni bir mülteci dalgası, AB'nin göç politikaları üzerinde ek bir yük oluşturabilir. İspanya, AB'nin genel dış politikası çerçevesinde, gerilimin azaltılması, insani yardımların sağlanması ve diplomatik çözüm yollarının bulunması yönünde çaba sarf edecektir. Madrid'in, bu tür çatışmaların küresel ekonomi ve güvenlik üzerindeki olumsuz etkileri konusunda endişelerini dile getirmesi ve uluslararası işbirliğini vurgulaması muhtemeldir.



