Avrupa Birliği (AB), işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan yasa dışı İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırım uygulama konusunda süregelen bir çıkmazla karşı karşıya. Brüksel'de yapılan son AB Dışişleri Konseyi toplantısında, üye devletlerin dışişleri bakanlarının büyük çoğunluğunun bu yerleşimlerle ticareti yasaklama fikrine destek verdiği belirtildi. Ancak, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell'in açıklamalarına göre, bu geniş desteğe rağmen somut bir yasal teklif veya eylem planı sunulamadı, bu da AB'nin bölgedeki politikalarının etkinliği konusunda soru işaretleri doğurdu.
AB'nin Yaptırım Çıkmazı ve Uluslararası Hukuk
AB'nin, İsrail yerleşimlerine karşı yaptırım uygulama çabaları, uzun süredir Avrupa diplomasi masasında yer alan ancak bir türlü hayata geçirilemeyen bir konu. Toplantıda, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının önemli bir kısmının, bu yerleşimlerden gelen ürünlerin ticaretine yasak getirilmesi yönünde görüş bildirdiği ifade edildi. Bu tür bir adım, uluslararası hukuku ihlal eden yerleşim faaliyetlerine karşı AB'nin bugüne kadarki en güçlü tepkilerinden biri olabilirken, bir veya birkaç üye ülkenin muhalefeti nedeniyle bu yönde bir ilerleme kaydedilemediği anlaşılıyor. AB'nin dış politika kararlarının genellikle oybirliği gerektirmesi, bu tür hassas konularda ortak bir duruş sergilemesini zorlaştırıyor.
Yaptırım tartışmalarının merkezinde, Batı Şeria'daki İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırılığı yatıyor. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ne göre, işgal altındaki topraklarda sivil yerleşim yerleri kurmak yasa dışıdır. AB de bu uluslararası hukuki çerçeveyi tanımakta ve yerleşimlerin iki devletli çözüm vizyonunu tehdit ettiğini sıkça vurgulamaktadır. Ancak, bu prensipsel duruşu somut adımlara dönüştürmekte yaşanan zorluklar, AB'nin kendi değerleri ve uluslararası hukuka bağlılığı konusundaki kararlılığını sorgulatıyor.
Arka Plan: Batı Şeria Yerleşimlerinin Tarihçesi ve Uluslararası Tepkiler
İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetleri, 1967 Altı Gün Savaşı'ndan sonra başladı ve o günden bu yana hızla genişleyerek Filistin topraklarının işgalini derinleştirdi. Günümüzde Batı Şeria'da 150'den fazla resmi ve yaklaşık 130 kadar da "yasa dışı karakol" olarak bilinen yerleşim birimi bulunmaktadır. Bu yerleşimlerde 500.000'den fazla İsrailli yerleşimci yaşamaktadır ve bu sayının sürekli arttığı gözlemlenmektedir. Yerleşimlerin genişlemesi, Filistinlilerin topraklarına erişimini kısıtlamakta, hareket özgürlüklerini engellemekte ve potansiyel bir Filistin devletinin coğrafi bütünlüğünü parçalamaktadır.
Uluslararası toplum, BM aracılığıyla defalarca İsrail'in yerleşim faaliyetlerini kınamış ve derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur. Örneğin, BM Güvenlik Konseyi'nin 2334 sayılı kararı (2016), İsrail yerleşimlerinin "uluslararası hukuku açıkça ihlal ettiğini" ve "iki devletli çözümün uygulanabilirliğini ciddi şekilde tehlikeye attığını" belirtmiştir. AB de bu kararın arkasında durmuş, ancak yaptırım konusunda adım atmakta zorlanmıştır. AB'nin bu konudaki çekingenliği, İsrail'in yerleşim politikalarını sürdürmesi için adeta bir teşvik unsuru olarak yorumlanmaktadır.
Bu bağlamda, İspanya gibi bazı AB üyesi ülkeler, Filistin davasına daha güçlü destek vermekte ve İsrail'e karşı daha sert bir tutum sergilemektedir. İspanya, yakın zamanda İrlanda ve Norveç ile birlikte Filistin devletini resmen tanıma kararı alarak, AB içinde bu konuda bir liderlik rolü üstlenmiştir. Türkiye ise, uzun yıllardır İsrail'in yerleşim politikalarını ve Filistin topraklarındaki işgalini şiddetle kınayan, iki devletli çözümün tek gerçekçi çözüm olduğunu savunan ve uluslararası toplumu bu konuda somut adımlar atmaya çağıran bir dış politika izlemektedir. Türkiye'nin bu tutumu, AB'nin kendi içindeki bölünmüşlüğün aksine, Filistin davasına yönelik daha net ve kararlı bir duruş sergilemektedir.
AB'nin Batı Şeria'daki İsrail yerleşimlerine karşı yaptırım uygulama konusundaki bu süregelen çıkmazı, bir yandan uluslararası hukuka bağlılık iddiasıyla çatışırken, diğer yandan kendi dış politikasının etkinliğini ve kredibilitesini zayıflatmaktadır. Çoğunluk desteğine rağmen somut adım atılamaması, AB'nin bölgesel ve küresel aktör olarak ağırlığını sorgulatmakta ve Filistin-İsrail çatışmasının çözümüne yönelik umutları azaltmaktadır. Bu durum, AB'nin üye devletler arasındaki farklı çıkarları ve siyasi öncelikleri uzlaştırma yeteneğinin sınırlarını da gözler önüne sermektedir. Gelecekte AB'nin bu konuda oybirliğini sağlayıp sağlayamayacağı belirsizliğini korurken, yerleşimlerin genişlemesi ve iki devletli çözümün imkansız hale gelmesi riski devam etmektedir.


